Doğanın ıssız zamanları vardır. Güneş hırçınlığını yitirmiş ve dingin, gölgeler ise daha bir alacadır… Yorgun savaşçı güneş ile bitkin gölge iki geçimli kardeş gibidirler: Kavgasız ve sessiz.
Gözleriniz takılır gür yapraklı ağaçlara, dalgınca bakarsınız. Bir akşamüstü edilginliği vardır üzerinizde. Pırıl pırıl gökyüzünün berrak maviliği sonsuz özgürlüğe çağırırken uzun gölgelere sığınıp ıssız duygulara kapılırsınız. Süzgün bakarsınız batma hazırlığındaki güneşe, solgun gölgelere. Akşamı bekleyen dalgın bakışlardır bunlar. (1)
Bir başkadır ıssız doğanın tadı. İlkbaharın serin sabahlarında, bir lale mevsiminde, henüz uyanan doğaya sabah çayı ikram etmek, onu gökyüzüyle paylaşmak, lale renklerinde ıssızlığını yaşamak ve solumak ve yine yaşamak ve ohh demek!
Doğayı sevmek yaşamı üretmek değil midir? Doğa yaşamdır, can’dır, hep vardır ve kendini üretir, yeniden üretir ve yine üretir…
Doğa ölümsüzlüktür, doğa sonsuzluktur. Her sabah olanda ben yeniden doğarım, yaşam yeniden doğar.
Lale mevsiminin dingin ıssızlığını bir başka buruk ıssızlık izler bağ bozumu zamanında. Eylülün, yaz aşklarının hüzün ıssızlığıdır bu. Bakırköy İstasyonunu gördünüz mü hüzün mevsiminde? Yaşadınız mı o görkemli salkım sarmaşıkların sarıdan kırmızıya güz renklerini. Isırsa da üşütmeyen akşamüstü güz serinliğinde vedalaşmayı her keresinde bir sonraki trene bırakan çiftlerin hüznünü ve ayrılık sonrası gönüllerindeki ıssızlığı yaşarsınız orada, o binlerce eylül renklerinin asılı kaldığı salkım sarmaşıklarda...
Sonra, sonra dalar gözleriniz ıssız gökyüzüne ve bir başka Eylül Bahçesi'nin tırmalayan serinliğine karşın kendinizi alamadığınız; sararmış yaprakların, son bir kez canlanmış çimenlerin, sürüden ayrı düşmüş birkaç göçmen kuşun ağlamaklı seslerinde bulursunuz kendinizi.
Hüznünüz biten yaz aşkına mıdır yoksa bitmekte olan sonbahara mıdır? Üşüten kış kapıkomşu zamandadır... Gözlerinizi kapatır serin güz mevsimini solursunuz doyumsuz...
Anlatılabilir mi doğa ? Onu anlamanın, anlatmanın en güzel yolu onu yaşamak, içselleştirmek değil midir?